İsmini vermek istemediğim lisenin bahçesine ilk adımımı attığımda karşılaştığım ilk şey delikanlıların bağırışmaları oldu. Aslında bu bir bahçe değil otoparktı fakat öğrenciler burayı adeta bir oyun alanına çevirmişti. Tabiki gözlerim anında bir nöbetçi öğretmen aradı, fakat ne mümkün? Çocuklar ortalıkta koşuşuyor, top paslaşıyor, küfürleşiyor, hırçınlaşıyordu ve ortalıkta tek bir öğretmen bile yoktu. “Bu okulda bir şeylerin değişme vakti” dedim ve emin adımlarla otoparkta yürümeye başladım. Çok geçmeden yerde yatan bir çocuğu görmem çok sürmedi. İki tane delikanlı yerde yatan bu çocuğu tekmeliyor, biri de üzerine tükürüyordu. “Fahişe çocuğusun sen! Fahişe!” diye bğaırıyordu biri yerdekine. Hiç beklemeden araya daldım. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye çektim çocuğun kolundan, uğursuz bakışlarını hemen bana çevirdi. “Sana mı sorcam lan puşt” dedi. Bu okulda bir şeylerin değişmesi şarttı.
“Oo hoca bey hoş geldiniz!” İşte ilk duyduğum laf buydu binaya adımımı attığımda. Müdür sahte bir güleryüzlülükle bana bakıyor, bir taraftan da bakışlarımdaki kararlılığı tartıyordu. Bu küçük akıl oyununu fark etmekte geç kalmadım. Hafif ve farkında bir gülümsemeyle “Hayırdır müdür bey, başkasını mı bekliyordunuz?” dedim. Tabiki de cevap veremedi. Utancı gözlerinden okunuyordu fakat üzerine gitmek istemedim. Biz eğitimciler böyleyizdir çünkü, dersimizi kısa ve öğretici şekilde verir, sonra da ordan çekiliriz bir karşılık veya fazlasını beklemeden. Yine de bakışlarındaki endişeyi gördüm. İlk isteği beni o okuldan bir yolunu bulup uzaklaştırmak olacaktı, çünkü böyleleri sorgulayan, düşünen insanları ayak altında istemezler.
Zil çalmış, ders vakti gelmişti. Bu lisede gireceğim ilk dersti fakat tabiî ki deneyimliliğim dolayısıyla heyecanlı değildim. Heyecanlı olmasam bile tabiî ki içimde yeni insanlara yeni şeyler öğretecek olmanın sevinci mümkündü. Zil çalarken öğrencilerin sınıfa gidişindeki hantallıkta bile bir disiplinsizlik seziyordum. Özellikle dolabına yaslanmış cep telefonunu kurcalayan kız gözümden kaçmadı. Hemen yanına yaklaştım. “Hayırdır genç hanım zili duymadınız galiba?” diye sordum. Ağzında sakızını caklata caklata suratıma baktı ve “duydum?” diye sordu lavbalice. Cevap vermedim. Omuzlarımı dikleştirdim ve bir daha gözlerine baktım. Bu ondan üstün oluşumun vücut diliyle göstermemdi. O da bunu hissetti fakat genç ya, isyankar ya, hala laf dinlemeyeceğini sanıyor. “Genç hanım dedim…” diye tekrarladım. Çaresiz, oflaya poflaya sınıfına gitti. Kız öğrencinin arkasından bakarken gideceğim sınıfın aynı sınıf olduğunu anladım. Ceketimi ilikledim ve kızı takip ederek sınıfa girdim. Sınıf gürültüden geçilmiyordu. Bir sürü bağırışmalar, çağırışmalar ve küfürler yine gırla gidiyordu. Varlığımı belli etmek için kapıyı sertçe çarptım. Geldiğimi gördüler, fakat bu ne terbiyesizlik? Göz göre göre konuşmaya devam ediliyordu sınıfta. Öğrencilerden biri “lan puşt rıza sakız versene” diye bağırdı. İlk günüm de bu tarz şeyleri duymazdan geliyordum. Taktik olarak yavaşça saldırganlaşmayı, önce uyarmayı benimsemiştim. Gülümsedim. Gülümsedim çünkü dersin ilk on dakkası geçmiş olmasına rağmen öğrenciler hala varlığıma aldırış etmiyor, konuşmaya devam ediyordu. Ben de “haydi bakalım o zaman hodri meydan, ey mi yaman bey mi yaman” diyerek onlara aynı oyunla karşılık verdim, yani ben de hiçbir şey söylemedim. Derken dersin yarısı geçti, aynı dava. Değişmeyen bir onların sürekli gürültüsü, bir de benim suratımdaki imalı gülümseme idi. Dersin sonu gelip de zil çaldığında aynı gülümsemeyle son bir kez onları süzüp kapıyı çekip çıktım tek bir kelime bile ders anlatmadan. Sanıyorum bu zaten onlara yeteri kadar iyi bir ders olmuştu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder