14 Ocak 2011 Cuma

Son

Gözlerimi açtığımda bir hastane yatağındaydım.  O gece ne oldu bilmiyordum ama işin içinde çakal ahmet’in parmağının olduğu kesindi.  Cüzdanım hatta ceketim gitmişti fakat telefonum duruyordu.  Hemen kanıtlar yerinde mi yoklamak için telefonu elime aldım.  “Allah kahretsin!” diye haykırdım.  Yanlışlıkla vidyo yerine ses kaydı yapmıştım.  Arkaya arkaya sopa darbelerinin sesleri geliyordu fakat bu hiçbir şeyi kanıtlamıyordu.  Hazır telefon elimdeyken Nurten’i aramaya karar verdim.  “Alo Muhsin nerelerdesin korkudan ölecektim niye eve gelmedin?!” diye açtı telefonu aniden.  “İyiyim ben iyiyim merak etme durum karışık her şeyi sonra anlatırım” dedim.   Başka soru sormaması üzerine tekrar “Çocuklar nasıl?” diye konuştum.  “Sedat okulda olsa gerek, öbürleri evde.  Bak vereyim istersen konuş oğlunla.” Dedi ve ben daha bir şey diyemeden telefonu oğlana verdi.  “Oğlum nasılsın nasıl gidiyor korkmadın di mi yokluğumda?” diye sordum.  Cevap gelmedi.  “Meşgulsün galiba resim mi çiziyorsun?”  diye sordum bu sefer.  Tekrar yanıt yoktu.  “Neyse hadi istersen anneni geri ver.” Dedim.  Hiçbir söylediğime cevap gelmiyordu fakat telefondan nefes alış verişlerini duyabiliyordum.  “Oğlum?  Anneni geri verir misin?” diye sorunca telefon birdenbire kapandı.  Derin bir of çektim.
Ansızın hastane odamın kapısı açıldı ve içeri bir hemşire girdi.  “Muhsin Bey nasılsınız kötü bir gece geçirdiniz galiba?” diye sordu.  “Önemli bir şey değil.” Diye cevap verdim.  “Aslına bakarsanız önemli. Kafatasınız ağır darbe almış.  Midede ise iç kanama gerçekleşmiş.  Belden aşağınızın ise felç olma ihtimali vardı fakat neyse ki bunu atlattınız.  Hatta şu an konuşabiliyor olmanız bile mucize.”  Dedi.  Gülümseyerek “Bana bilmediğim bir şey söyleyin.” dedim.  “Neyse Muhsin Bey okulunuzdan da şifa dilekleri var.  Bu mektubu da öğrencileriniz size yazmış sizi en kısa zamanda okula geri bekliyorlar.” Dedi.  Mektup zarfını itinayla yırtıp içindeki kağıdı dışarı çıkardım.  Çok duygulanmıştım, mektubun üzerinde “canım hocam” yazıyordu.  “Ah bu haylazlar” diyerek gülümsedim.  Kağıtta el yazısıyla bir şiir kaleme alınmıştı:
Gittiğinizde siz buralardan
Öğretmensiz kaldı sınıflar
Türev integral değil insanlıktı önemli olan
Siz bize en değerli şeyleri öğreten
İnsanlığı, güveni, mutluluğu gösteren
Nice güzel duyguları içimizde filizlendiren
Canım hocamız Muhsin Aydın
Artık geri dönün lütfen
Bırakmayın bizi bu okulda bilgiye aç
Israr ediyoruz, geri dönün canım hocam

11 Ocak 2011 Salı

Hodri meydan

Taksideyim.   Yanıma ses kaydedip görüntü alabilmek için bir cep telefonu almıştım.  Dışarda hazır beklemeleri için polisle de iletişime geçtim fakat laflarımı ciddiye almayarak şereften yoksun rüşvet yiyici anlayışlarını yine gözler önüne sermekten geri kalmadılar.  Ben yine de tetikte olmalıydım.  Belki de adalete olan bağlılığımı görünce çakal ahmet’in gözü korkmuştu ve bu ayağımı kaydırmak için tasarlanan bir plandı.  Doğal davranmalıydım.
 Bir süredir taksicinin benle konuştuğunu fark ettim.  “Pardon gecenin gizemine dalmıştım da” diyerek son söylediğini tekrarlamasını istedim.  “Bir şey demedim abi.” dedi.  “Önüne gelene ehliyet veriyorlar artık” diye cevap verdim.  Uzun bir sessizlik oldu.
Araba akşamın sessizliğinde ilerlerken ansızın durdu.  Tenha bir sokaktaydık.  Şoföre ne olduğunu soramadan araba kapısı dışarıdan açıldı ve bir çift el beni dışarı çekti.  Yere düştüm.  Elinde sopayla bir adam üzerime yürüdü.  “Sökül bütün paraları!” diye bağırdı.  “Çakal Ahmet dur yapma!” diye cevap verdim.  “Ne çakal ahmeti lan?!” diye bağırarak sopayı karnıma indirdi.  Yerden kalkamıyordum.  Kanıt yakalamak için cep telefonumu çıkarıp kaydet tuşuna bastım.  Bir taraftan sopalanıyor bir taraftan da bunu vidyoya çekiyordum.  Sonunda adam sopayı elime vurunca telefonu düşürdüm.  O sırada başka biri de ceketimi zorla çıkarıp ceplerini yoklamaya başladı.  “Bu yaptığın yanına kalmayacak çakal ahm-“ derken kafama aldığım ağır bir darbeyle bilincimi kaybettim.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Öğretmenler odasında curcuna

Öğretmenler odasında oturmuş, bir taraftan kahvemi yudumluyor bir taraftan da öğrencilere bilgiyi nasıl daha kolay aşılayabileceğimizin planlarını yapıyordum.  O sırada yanıma bir meslektaşımın yaklaştığını hissedip başımı kaldırdım.  “Muhsin hocam bütün gün o köşede oturup hesap yaptınız artık istirahat vaktiniz geldi.  Yarın akşam buraya yeni gelmenizin şerefine bir kutlama yapalım diyoruz siz de bize katılmazsanız olmaz tabii.”  Diyerek gülümsedi suratıma.  O an bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.  Hemen ufak bir test yapmak için elimdeki kalemi düşürür gibi yaptım.  Kalemi yere bırakır bırakmaz havada kaptı ve bana geri uzattı. İmalı bir şekilde gülümsedim.  “Refleksleriniz kuvvetliymiş.” Dedim, artık onu avucumun içine almıştım.  “Eee bana boşuna Çakal Ahmet demiyorlar” diye karşılık verince birden donakaldım.  Demek Çakal Ahmet, öğrencilere uyuşturucu dağıtan kişi bizden biriydi.  Artık yarın akşamki kutlamaya bir tuzak olduğunun farkında olsam bile gitmem gerekiyordu, Çakal Ahmet’in peşini bırakamazdım.  “Hiç korkun olmasın Ahmet, yarın orda olacağım” dedim.  Şimdi hazırlık vaktiydi. 

8 Ocak 2011 Cumartesi

Dersimiz matematik

Öğrencilerin matematik konusunda çuvalladığı belliydi ve özellikle Kerem konusunda bir şeyler yapmam gerekiyordu.  Hal böyle olunca eğitimci kişiliğimi artık kullanmam gerektiğini anladım.  Hemen okulun hademesi Yusuf’u buldum ve “Yusuf’cuğum senden bir ricam var, bana bir sıvı sabun, bir de kağıt lazım.” Dedim  “Hayırdır hocam ne yapacaksın sıvı sabunla kağıdı?” diye sordu şaşkınlıkla, sadece gülümsedim.  Elimde malzemelerle sınıfa girdim ve öğrencilere derhal susmalarını söyledim.  Yusuf kağıt bulabilmişti ama sıvı sabun yerine arap sabunuyla idare etmem gerekiyordu.  “Çocuklar” diye başladım, “eminim niye kitap, tebeşir yerine bu çeşit malzemelerle derse geldiğimi merak ediyorsunuzdur.  Evet belki güleceksiniz ama bugün size matematiğin ne kadar basit bir şey olduğunu göstereceğim.” Dedim.  Herkes şaşkınlıkla beni izliyordu.  “Bakın şimdi.” Dedim  “Bu elimdeki kağıdı görüyor musunuz?  Bu sizin matematiksel zekanız olsun.  Şimdi bu boş kağıdın üzerine sabunla denklemler yazarak bunu aynı anda hafızanıza da kazıdığımı hayal etmeye çalışın.”  Sınıfta sesler yine yükselmeye başladı, ilgileri yavaş yavaş kayboluyordu.  Şimdi durmanın sırası değildi, hemen elimi arap sabununa daldırıp kağıdın üzerine bir logaritma sorusu yazmaya başladım.  Bir taraftan sabunlu elimle yazı yazmaya çalıştığım için kağıdı sadece boşta kalan diğer elimle tutabiliyordum.  Bu yüzden kağıt havada desteksiz kalıyor ve her bir şey yazmaya çalıştığımda ileri geri sallanıyordu.  Bu da hem yazmamı bir hayli güçleştiriyor, hem de sabunların yere dökülmesine yol açıyordu.  “Çocuklar dinlemezseniz anlayamazsınız” diyerek sesimi yükselttim.  “Şimdi logaritmayı düşünün ve kağıdı izleyin”  Özellikle Kerem’in gözlerinin içine bakarak konuşuyor, en azından o anlasın diye çaba sarf ediyordum fakat Kerem yanındaki kızla sohbet etmekteydi.  “Kerem hemen buraya bak!” diye sesimi yükselttim.  Tam o sırada hademe Yusuf kapıyı tıklatıp içeri girdi.  “Hocam arap sabunuyla işiniz bitti mi müdür bey temizliğe koyulmamı istiyor da?” diye sordu.  Derin bir of çekip cevap verdim:  “Al Yusuf al, fakat merak ediyorum beyinleri temiz olmayan öğrenciler barındıran bir okulun duvarlarının temiz olması neye yarar acaba?”

6 Ocak 2011 Perşembe

Bir tutam huzur

Ne meslektaş demeye çekindiğim adamların sesli kahkahaları, ne de beyaz zehir kalmıştı artık kafamda.  Düşündüğüm tek şey sıcak yuvam ve çocuklarımın verdiği huzurdu.  Koltuğumda geriye yaslandım ve televizyonu açtım.  Arada bir televizyonda gösterilmekte olan kelime oyunu’nu izliyor, bir taraftan da masada resim çizen çocuklarımı gözlüyordum.  Az sonra Nurten elinde bir bardak kahveyle oturma odasına girdi.  Televizyon izlediğimi gördüğü için beni rahatsız etmek istemedi ama bir şey söyleyeceği belliydi.  Ekrandaki yarışmacının kelimeyi bulmakta zorluk çektiğini görünce “Nizak be nizak!” diye bağırdım.  Yarışmacının süresinin dolmasıyla ekranın altında nizam kelimesi belirdi ve yarışmacı “ahh” dedi.  Bunun üzerine sunucu “endişelenmeyin eminim bildiğiniz bir kelimeydi olur böyle” diyerek gülümsedi.  Kanalı değiştirdim.  Bu fırsattan yararlanmak isteyen Nurten hemen yanıma geçti ve “seninle bir şey konuşmam lazım” dedi.  Gülümseyerek “pek şaşırmadım doğrusu” diye yanıtladım.  “Hani üst komşumuz Selcan Hanımlar var ya, kira ödediğimiz?” dedi.  Cümlesini bitirmesini bekledim.  “Onun oğlu Kerem meğersem senin öğrencinmiş.  Oldum olası matematiği zayıftı diyor, bir şey yapamaz mı not konusunda bir yardımcı olsa diyor.” Dedi.  Ayaklarımı uzattığım puftan indirdim ve sesime sertlik vererek “Hiçbir koşulda hiçbir öğrenciye ayrıcalık yapmam mümkün değil!” dedim.  Bunun üzerine duraksadı ve “Dört aydır kirayı geciktiriyoruz.  Eğer sen onlara bu iyiliği yapmazsan kesin yarın öbür gün kapı önüne koyarlar bizi anlamıyor musun?!” dedi.  Durdum.  Benden yine adalet duyguma karşı gelmem bekleniyordu.  “Bir çaresine bakılır elbet.” dedim.  Ayaklarımı pufa geri uzattım ve televizyonun sesini biraz daha açtım.  O sırada kafamı yana çevirdiğinde resim yapmakta olan çocuklarımın önünde aslında kağıt mağıt olmadığını fark ettim.  Etrafı keskin bir idrar kokusu kapladı.

Uyuşturucuyla çarpışma 3

Mekan öğretmenler odası.  Herkes umursamazca kahvesini içiyor, sigarasını yudumluyordu.  Varlığımı fazla hissettirmeden bir sohbete katıldım.  “Bu kejman’dan da topçu olmaz vallahi bu sene beklentim sıfır” diye anlatan meslektaşıma gülümseyerek onay verdim ve araya girdim.  “Yahu bu öğrenciler bilmem farkında mısınız ama uyuşturucu kullanıyorlar.  Sizce bunun kökünü nasıl yok edebiliriz?” diye sordum.  “Aman uğraşma hoca efendi bunlar her haltı yerler biz arkalarından toplamaya kalkarsak işimiz iş” dedi.  Hemen oradan ayrıldım.  Otoparka çıkıp dayanamadım, ben de bir sigara yaktım.  Yeni taktiğim de işe yaramamıştı.  Bu kendine öğretmen diyen zübüklerin duyarsızlığı beni şaşkından deliye çeviriyordu.  Kendimi çok yalnız hissettim.  Nurten’in çorbalarını, çocuklarımın sıcak bakışlarını özledim.  Herkes gerçek benliğini gizleyen maskelerle dolaşmasa ne olurdu sanki?  Otoparkın ortasına geçtim, havaya baktım ve yumruklarımı kaldırarak “Bu okulda adalet adalet isteyen tek kişi ben miyim?!” diye haykırdım.  Ansızın ders zili çaldı ve içeri girmem gerekti.
Dakikalar geçmişti, aralarında konuşan öğrencileri susturmaya kalkmadan dersimi anlatıyordum.  Bir taraftan “beni dinleyen dinler dinlemeyenin keyfi bilir” diyor, bir taraftan da uyuşturucu davam için öğrencilerin konuşmalarına kulak misafiri olmaya çalışıyordum.  Ansızın arada “çakal Ahmet” lafının geçtiğini duydum.  Çakal Ahmet, demek ezeli düşmanımın ismi buydu.  Öğrencileri zehirleyen, onları batağa sürükleyen bu hain Çakal Ahmet’ti demek.  Onu elime geçirecek ve iyi bir ders verecektim.  Derhal müdürün odasına çıktım ve “müdür bey, yardımınıza ihtiyacım var.  Okulda ismi Ahmet olan bütün öğrencilerin listesini istiyorum, çok önemli.” Dedim.  “Sizin böyle bir yetkiniz yok.” Diye yanıt verdi.  Odayı terk ettim.  Bunun üzerine B planına geçmeye karar verdim ve öğrencilere tek tek isimlerini sormaya başladım.  İsmi Ahmet olanları “gel bakayım şöyle” diyip elinden tutuyor ve yanımda sürükleyerek hemen bir sonraki öğrenciye yöneliyordum.  Fakat ahmetleri uzun süre zaptetmek mümkün değildi.  Topladığım Ahmetler ben diğer ahmetlere ulaşamadan ya sıkılıp kaçıyor ya da basit bi şekilde benle gelmeyi reddediyorlardı.  Sadece bi keresinde üç Ahmet birden toplamayı becerebilmiştim fakat o kafilenin de dağılması uzun sürmedi.  Vaktim dolmuştu, okul sona ermişti.  Herkes evlerine dağılırken ben de düşünmek üzere eve gitmeye karar verdim.

Sedat

Değerli okuyucularım sizin de fark ettiğiniz üzere uğursuz oğlum Sedat ben bilgisayar başında değilken hesabıma girip terbiyesizce şeyler yazmış lütfen yazılanlara aldırış etmeyin yardımsever bir okuyucum kayıtların nasıl silindiğini söylerse sevinirim klavyede tuşunu bulamadım teşekkürler

meme göt amua goyim 693169316939eyuyeey4 amuş

coni kastamonukastamonudepdepdep

5 Ocak 2011 Çarşamba

Uyuşturucuyla çarpışma 2

Bu sefer gözüme daha hırçın görünüşlü, farklı bir çocuk kestirdim.  Her zamanki gibi sabırla okul gününün bitmesini bekledim, çabucak elime şapkamı aldım ve yeni çocuğu takip etmeye koyuldum.  Bu çocuk dünküne nazaran daha yavaş ilerliyordu.  Ansızın bir sigara yaktı ve dumanını dışarıya üfledi.  “Bu yaşta…” dedim.  Onu takip ettiğimi anlamışa benzemiyordu.  Birkaç sokak geçtikten sonra ışıkları daha seyrek yanan, karanlık bir sokağa saptık.  İyice yavaşladı.  Hedefime yaklaştığımı hissediyordum.  Çocuk durdu, bir bahçe kapısından içeri girdi ve apartmanının zilini çalıp evine girdi.  Taktik değiştirmem gerekiyordu.

4 Ocak 2011 Salı

Uyuşturucuyla çarpışma

Uyuşturucu.  Beyaz zehir.  Kökeni azteklere dayanan o lanet olasıca silah.  İsmini vermek istemediğim öğretim verdiğim lisede bu uyuşturucunun varlığını öğrenmem çok sürmedi.  Öğrenciler göz göre göre bağımlı yapılıyor, sonra da sürekli müşteri haline getiriyorlardı acımasızca.  Bu uyuşturucunun dağılma kökenini gizlice takip etmem ve sorunu buradan çözmem gerekiyordu.  Tabii ki bunu yapmanın en iyi yolu öğrencilerin akşamları takıldığı tehlikeli mekanları ziyaret etmekti.  Uzun ve yorucu bir öğretim gününün ardından herkes okulu terk etmeye başladığında suratımı gizleyecek bir şapka giydim ve gözüme kestirdiğim bir erkek öğrenciyi sessizce takip etmeye başladım.   Hızlı ve keskin adımlarla ilerliyordu, sanki bir yere yetişecek gibi.  Adımlarındaki kararsızlık kendime kolay bir av seçtiğimin göstergesiydi.  Bir sokak geçtik ve bir sokak daha.  Üşümüşe benziyordu.  Ansızın çocuk sola döndü, bir apartmanın zilini çaldı ve içeri girdi.  Çocuk hiçbir mekana uğramadan doğrudan evine gitmişti.  Bugünlük görevim bu kadardı.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Ev ve sofra faslı

Evimizde değişmeyen bir gelenek varsa o da her akşam saat sekizde herkesin sofrada oluşudur.  Özürlü çocuklarım zaten pek hareket etmedikleri için vakitlerinin büyük çoğunluğunu masa başında resim yaparak geçiriyorlar tabi bu yüzden zaten sofra mekanından ayrılmaları pek mümkün olmuyor fakat bu sizi yanıltmasın.  İkisi de Nurten’den türk gelenek ve göreneklerimizi sonuna kadar öğrendiler ve son derece terbiyeliler.  Ah bi de şu büyük oğlum olmasa.  O ise hep sofraya gecikeni, elinde telefonuyla masaya oturanı, terbiyesiz şakalar yapanı, ağzını sürekli bozanı oldu.  Neyse efendim, öyle ya da böyle bir şekilde ailecek sofraya oturuldu.  Nurten önce küçükler olmak üzere herkesin tabağına çorba dolduruyor, ben ise belli etmeden ailenin genel durumunu gözlerimle süzüyordum.  Küçük çocuklarımın bakışlarından pek bir şey anlamak mümkün değildi.  Nurten’in ise canı bir şeye sıkılmış gibiydi, ağzındaki baklayı er ya da geç çıkaracaktı elbet.  “Hadi bakalım zaman gösterir” diyerek kaşığımı elime alıp çorbamı yemeye koyuldum.  Çorba hafif sıcaktı, tam sevdiğim ısıda.  Fakat kekiğini Nurten bu sefer biraz bol koymuştu, tabi bunu ona belirtmekten çekinmedim.  Bizim ailenin bütün fertleri paylaşmanın ve lafını sakınmamanın en güçlü iletişim yolu olduğunu bilirler.  Birdenbire büyük oğlum Sedat küçüklerin kafasını birbirine vurup “hadi yiyişin” dedi.  Nurten olduğu gibi ayağı fırladı ve Sedat’a “ne yapıyorsun sen?!” diye çıkıştı.  Sedat ise pişkin pişkin gülmekten başka bir şey yapmıyordu.  Tavrını koymaktan çekinmeyen bir baba olarak olanları uzaktan, sert bakışlarla takip ediyordum.  Etrafı keskin bir idrar kokusu kapladı.

lisede ilk gün

İsmini vermek istemediğim lisenin bahçesine ilk adımımı attığımda karşılaştığım ilk şey delikanlıların bağırışmaları oldu.  Aslında bu bir bahçe değil otoparktı fakat öğrenciler burayı adeta bir oyun alanına çevirmişti.  Tabiki gözlerim anında bir nöbetçi öğretmen aradı, fakat ne mümkün?  Çocuklar ortalıkta koşuşuyor, top paslaşıyor, küfürleşiyor, hırçınlaşıyordu ve ortalıkta tek bir öğretmen bile yoktu.  “Bu okulda bir şeylerin değişme vakti” dedim ve emin adımlarla otoparkta yürümeye başladım.  Çok geçmeden yerde yatan bir çocuğu görmem çok sürmedi.  İki tane delikanlı yerde yatan bu çocuğu tekmeliyor, biri de üzerine tükürüyordu.  “Fahişe çocuğusun sen! Fahişe!” diye bğaırıyordu biri yerdekine.  Hiç beklemeden araya daldım.  “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye çektim çocuğun kolundan, uğursuz bakışlarını hemen bana çevirdi.  “Sana mı sorcam lan puşt” dedi.  Bu okulda bir şeylerin değişmesi şarttı.

“Oo hoca bey hoş geldiniz!”  İşte ilk duyduğum laf buydu binaya adımımı attığımda.  Müdür sahte bir güleryüzlülükle bana bakıyor, bir taraftan da bakışlarımdaki kararlılığı tartıyordu.  Bu küçük akıl oyununu fark etmekte geç kalmadım.  Hafif ve farkında bir gülümsemeyle “Hayırdır müdür bey, başkasını mı bekliyordunuz?” dedim.  Tabiki de cevap veremedi.  Utancı gözlerinden okunuyordu fakat üzerine gitmek istemedim.  Biz eğitimciler böyleyizdir çünkü, dersimizi kısa ve öğretici şekilde verir, sonra da ordan çekiliriz bir karşılık veya fazlasını beklemeden.  Yine de bakışlarındaki endişeyi gördüm.  İlk isteği beni o okuldan bir yolunu bulup uzaklaştırmak olacaktı, çünkü böyleleri sorgulayan, düşünen insanları ayak altında istemezler.

Zil çalmış, ders vakti gelmişti.  Bu lisede gireceğim ilk dersti fakat tabiî ki deneyimliliğim dolayısıyla heyecanlı değildim.  Heyecanlı olmasam bile tabiî ki içimde yeni insanlara yeni şeyler öğretecek olmanın sevinci mümkündü.  Zil çalarken öğrencilerin sınıfa gidişindeki hantallıkta bile bir disiplinsizlik seziyordum.  Özellikle dolabına yaslanmış cep telefonunu kurcalayan kız gözümden kaçmadı.  Hemen yanına yaklaştım.  “Hayırdır genç hanım zili duymadınız galiba?” diye sordum.  Ağzında sakızını caklata caklata suratıma baktı ve “duydum?” diye sordu lavbalice.  Cevap vermedim.  Omuzlarımı dikleştirdim ve bir daha gözlerine baktım.  Bu ondan üstün oluşumun vücut diliyle göstermemdi.  O da bunu hissetti fakat genç ya, isyankar ya, hala laf dinlemeyeceğini sanıyor.  “Genç hanım dedim…” diye tekrarladım.  Çaresiz, oflaya poflaya sınıfına gitti.  Kız öğrencinin arkasından bakarken gideceğim sınıfın aynı sınıf olduğunu anladım.  Ceketimi ilikledim ve kızı takip ederek sınıfa girdim.  Sınıf gürültüden geçilmiyordu.  Bir sürü bağırışmalar, çağırışmalar ve küfürler yine gırla gidiyordu.  Varlığımı belli etmek için kapıyı sertçe çarptım.  Geldiğimi gördüler, fakat bu ne terbiyesizlik?  Göz göre göre konuşmaya devam ediliyordu sınıfta.  Öğrencilerden biri “lan puşt rıza sakız versene” diye bağırdı.  İlk günüm de bu tarz şeyleri duymazdan geliyordum.  Taktik olarak yavaşça saldırganlaşmayı, önce uyarmayı benimsemiştim.  Gülümsedim.  Gülümsedim çünkü dersin ilk on dakkası geçmiş olmasına rağmen öğrenciler hala varlığıma aldırış etmiyor, konuşmaya devam ediyordu.  Ben de “haydi bakalım o zaman hodri meydan, ey mi yaman bey mi yaman” diyerek onlara aynı oyunla karşılık verdim, yani ben de hiçbir şey söylemedim.  Derken dersin yarısı geçti, aynı dava.  Değişmeyen bir onların sürekli gürültüsü, bir de benim suratımdaki imalı gülümseme idi.  Dersin sonu gelip de zil çaldığında aynı gülümsemeyle son bir kez onları süzüp kapıyı çekip çıktım tek bir kelime bile ders anlatmadan.  Sanıyorum bu zaten onlara yeteri kadar iyi bir ders olmuştu.