14 Ocak 2011 Cuma

Son

Gözlerimi açtığımda bir hastane yatağındaydım.  O gece ne oldu bilmiyordum ama işin içinde çakal ahmet’in parmağının olduğu kesindi.  Cüzdanım hatta ceketim gitmişti fakat telefonum duruyordu.  Hemen kanıtlar yerinde mi yoklamak için telefonu elime aldım.  “Allah kahretsin!” diye haykırdım.  Yanlışlıkla vidyo yerine ses kaydı yapmıştım.  Arkaya arkaya sopa darbelerinin sesleri geliyordu fakat bu hiçbir şeyi kanıtlamıyordu.  Hazır telefon elimdeyken Nurten’i aramaya karar verdim.  “Alo Muhsin nerelerdesin korkudan ölecektim niye eve gelmedin?!” diye açtı telefonu aniden.  “İyiyim ben iyiyim merak etme durum karışık her şeyi sonra anlatırım” dedim.   Başka soru sormaması üzerine tekrar “Çocuklar nasıl?” diye konuştum.  “Sedat okulda olsa gerek, öbürleri evde.  Bak vereyim istersen konuş oğlunla.” Dedi ve ben daha bir şey diyemeden telefonu oğlana verdi.  “Oğlum nasılsın nasıl gidiyor korkmadın di mi yokluğumda?” diye sordum.  Cevap gelmedi.  “Meşgulsün galiba resim mi çiziyorsun?”  diye sordum bu sefer.  Tekrar yanıt yoktu.  “Neyse hadi istersen anneni geri ver.” Dedim.  Hiçbir söylediğime cevap gelmiyordu fakat telefondan nefes alış verişlerini duyabiliyordum.  “Oğlum?  Anneni geri verir misin?” diye sorunca telefon birdenbire kapandı.  Derin bir of çektim.
Ansızın hastane odamın kapısı açıldı ve içeri bir hemşire girdi.  “Muhsin Bey nasılsınız kötü bir gece geçirdiniz galiba?” diye sordu.  “Önemli bir şey değil.” Diye cevap verdim.  “Aslına bakarsanız önemli. Kafatasınız ağır darbe almış.  Midede ise iç kanama gerçekleşmiş.  Belden aşağınızın ise felç olma ihtimali vardı fakat neyse ki bunu atlattınız.  Hatta şu an konuşabiliyor olmanız bile mucize.”  Dedi.  Gülümseyerek “Bana bilmediğim bir şey söyleyin.” dedim.  “Neyse Muhsin Bey okulunuzdan da şifa dilekleri var.  Bu mektubu da öğrencileriniz size yazmış sizi en kısa zamanda okula geri bekliyorlar.” Dedi.  Mektup zarfını itinayla yırtıp içindeki kağıdı dışarı çıkardım.  Çok duygulanmıştım, mektubun üzerinde “canım hocam” yazıyordu.  “Ah bu haylazlar” diyerek gülümsedim.  Kağıtta el yazısıyla bir şiir kaleme alınmıştı:
Gittiğinizde siz buralardan
Öğretmensiz kaldı sınıflar
Türev integral değil insanlıktı önemli olan
Siz bize en değerli şeyleri öğreten
İnsanlığı, güveni, mutluluğu gösteren
Nice güzel duyguları içimizde filizlendiren
Canım hocamız Muhsin Aydın
Artık geri dönün lütfen
Bırakmayın bizi bu okulda bilgiye aç
Israr ediyoruz, geri dönün canım hocam

11 Ocak 2011 Salı

Hodri meydan

Taksideyim.   Yanıma ses kaydedip görüntü alabilmek için bir cep telefonu almıştım.  Dışarda hazır beklemeleri için polisle de iletişime geçtim fakat laflarımı ciddiye almayarak şereften yoksun rüşvet yiyici anlayışlarını yine gözler önüne sermekten geri kalmadılar.  Ben yine de tetikte olmalıydım.  Belki de adalete olan bağlılığımı görünce çakal ahmet’in gözü korkmuştu ve bu ayağımı kaydırmak için tasarlanan bir plandı.  Doğal davranmalıydım.
 Bir süredir taksicinin benle konuştuğunu fark ettim.  “Pardon gecenin gizemine dalmıştım da” diyerek son söylediğini tekrarlamasını istedim.  “Bir şey demedim abi.” dedi.  “Önüne gelene ehliyet veriyorlar artık” diye cevap verdim.  Uzun bir sessizlik oldu.
Araba akşamın sessizliğinde ilerlerken ansızın durdu.  Tenha bir sokaktaydık.  Şoföre ne olduğunu soramadan araba kapısı dışarıdan açıldı ve bir çift el beni dışarı çekti.  Yere düştüm.  Elinde sopayla bir adam üzerime yürüdü.  “Sökül bütün paraları!” diye bağırdı.  “Çakal Ahmet dur yapma!” diye cevap verdim.  “Ne çakal ahmeti lan?!” diye bağırarak sopayı karnıma indirdi.  Yerden kalkamıyordum.  Kanıt yakalamak için cep telefonumu çıkarıp kaydet tuşuna bastım.  Bir taraftan sopalanıyor bir taraftan da bunu vidyoya çekiyordum.  Sonunda adam sopayı elime vurunca telefonu düşürdüm.  O sırada başka biri de ceketimi zorla çıkarıp ceplerini yoklamaya başladı.  “Bu yaptığın yanına kalmayacak çakal ahm-“ derken kafama aldığım ağır bir darbeyle bilincimi kaybettim.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Öğretmenler odasında curcuna

Öğretmenler odasında oturmuş, bir taraftan kahvemi yudumluyor bir taraftan da öğrencilere bilgiyi nasıl daha kolay aşılayabileceğimizin planlarını yapıyordum.  O sırada yanıma bir meslektaşımın yaklaştığını hissedip başımı kaldırdım.  “Muhsin hocam bütün gün o köşede oturup hesap yaptınız artık istirahat vaktiniz geldi.  Yarın akşam buraya yeni gelmenizin şerefine bir kutlama yapalım diyoruz siz de bize katılmazsanız olmaz tabii.”  Diyerek gülümsedi suratıma.  O an bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım.  Hemen ufak bir test yapmak için elimdeki kalemi düşürür gibi yaptım.  Kalemi yere bırakır bırakmaz havada kaptı ve bana geri uzattı. İmalı bir şekilde gülümsedim.  “Refleksleriniz kuvvetliymiş.” Dedim, artık onu avucumun içine almıştım.  “Eee bana boşuna Çakal Ahmet demiyorlar” diye karşılık verince birden donakaldım.  Demek Çakal Ahmet, öğrencilere uyuşturucu dağıtan kişi bizden biriydi.  Artık yarın akşamki kutlamaya bir tuzak olduğunun farkında olsam bile gitmem gerekiyordu, Çakal Ahmet’in peşini bırakamazdım.  “Hiç korkun olmasın Ahmet, yarın orda olacağım” dedim.  Şimdi hazırlık vaktiydi. 

8 Ocak 2011 Cumartesi

Dersimiz matematik

Öğrencilerin matematik konusunda çuvalladığı belliydi ve özellikle Kerem konusunda bir şeyler yapmam gerekiyordu.  Hal böyle olunca eğitimci kişiliğimi artık kullanmam gerektiğini anladım.  Hemen okulun hademesi Yusuf’u buldum ve “Yusuf’cuğum senden bir ricam var, bana bir sıvı sabun, bir de kağıt lazım.” Dedim  “Hayırdır hocam ne yapacaksın sıvı sabunla kağıdı?” diye sordu şaşkınlıkla, sadece gülümsedim.  Elimde malzemelerle sınıfa girdim ve öğrencilere derhal susmalarını söyledim.  Yusuf kağıt bulabilmişti ama sıvı sabun yerine arap sabunuyla idare etmem gerekiyordu.  “Çocuklar” diye başladım, “eminim niye kitap, tebeşir yerine bu çeşit malzemelerle derse geldiğimi merak ediyorsunuzdur.  Evet belki güleceksiniz ama bugün size matematiğin ne kadar basit bir şey olduğunu göstereceğim.” Dedim.  Herkes şaşkınlıkla beni izliyordu.  “Bakın şimdi.” Dedim  “Bu elimdeki kağıdı görüyor musunuz?  Bu sizin matematiksel zekanız olsun.  Şimdi bu boş kağıdın üzerine sabunla denklemler yazarak bunu aynı anda hafızanıza da kazıdığımı hayal etmeye çalışın.”  Sınıfta sesler yine yükselmeye başladı, ilgileri yavaş yavaş kayboluyordu.  Şimdi durmanın sırası değildi, hemen elimi arap sabununa daldırıp kağıdın üzerine bir logaritma sorusu yazmaya başladım.  Bir taraftan sabunlu elimle yazı yazmaya çalıştığım için kağıdı sadece boşta kalan diğer elimle tutabiliyordum.  Bu yüzden kağıt havada desteksiz kalıyor ve her bir şey yazmaya çalıştığımda ileri geri sallanıyordu.  Bu da hem yazmamı bir hayli güçleştiriyor, hem de sabunların yere dökülmesine yol açıyordu.  “Çocuklar dinlemezseniz anlayamazsınız” diyerek sesimi yükselttim.  “Şimdi logaritmayı düşünün ve kağıdı izleyin”  Özellikle Kerem’in gözlerinin içine bakarak konuşuyor, en azından o anlasın diye çaba sarf ediyordum fakat Kerem yanındaki kızla sohbet etmekteydi.  “Kerem hemen buraya bak!” diye sesimi yükselttim.  Tam o sırada hademe Yusuf kapıyı tıklatıp içeri girdi.  “Hocam arap sabunuyla işiniz bitti mi müdür bey temizliğe koyulmamı istiyor da?” diye sordu.  Derin bir of çekip cevap verdim:  “Al Yusuf al, fakat merak ediyorum beyinleri temiz olmayan öğrenciler barındıran bir okulun duvarlarının temiz olması neye yarar acaba?”

6 Ocak 2011 Perşembe

Bir tutam huzur

Ne meslektaş demeye çekindiğim adamların sesli kahkahaları, ne de beyaz zehir kalmıştı artık kafamda.  Düşündüğüm tek şey sıcak yuvam ve çocuklarımın verdiği huzurdu.  Koltuğumda geriye yaslandım ve televizyonu açtım.  Arada bir televizyonda gösterilmekte olan kelime oyunu’nu izliyor, bir taraftan da masada resim çizen çocuklarımı gözlüyordum.  Az sonra Nurten elinde bir bardak kahveyle oturma odasına girdi.  Televizyon izlediğimi gördüğü için beni rahatsız etmek istemedi ama bir şey söyleyeceği belliydi.  Ekrandaki yarışmacının kelimeyi bulmakta zorluk çektiğini görünce “Nizak be nizak!” diye bağırdım.  Yarışmacının süresinin dolmasıyla ekranın altında nizam kelimesi belirdi ve yarışmacı “ahh” dedi.  Bunun üzerine sunucu “endişelenmeyin eminim bildiğiniz bir kelimeydi olur böyle” diyerek gülümsedi.  Kanalı değiştirdim.  Bu fırsattan yararlanmak isteyen Nurten hemen yanıma geçti ve “seninle bir şey konuşmam lazım” dedi.  Gülümseyerek “pek şaşırmadım doğrusu” diye yanıtladım.  “Hani üst komşumuz Selcan Hanımlar var ya, kira ödediğimiz?” dedi.  Cümlesini bitirmesini bekledim.  “Onun oğlu Kerem meğersem senin öğrencinmiş.  Oldum olası matematiği zayıftı diyor, bir şey yapamaz mı not konusunda bir yardımcı olsa diyor.” Dedi.  Ayaklarımı uzattığım puftan indirdim ve sesime sertlik vererek “Hiçbir koşulda hiçbir öğrenciye ayrıcalık yapmam mümkün değil!” dedim.  Bunun üzerine duraksadı ve “Dört aydır kirayı geciktiriyoruz.  Eğer sen onlara bu iyiliği yapmazsan kesin yarın öbür gün kapı önüne koyarlar bizi anlamıyor musun?!” dedi.  Durdum.  Benden yine adalet duyguma karşı gelmem bekleniyordu.  “Bir çaresine bakılır elbet.” dedim.  Ayaklarımı pufa geri uzattım ve televizyonun sesini biraz daha açtım.  O sırada kafamı yana çevirdiğinde resim yapmakta olan çocuklarımın önünde aslında kağıt mağıt olmadığını fark ettim.  Etrafı keskin bir idrar kokusu kapladı.

Uyuşturucuyla çarpışma 3

Mekan öğretmenler odası.  Herkes umursamazca kahvesini içiyor, sigarasını yudumluyordu.  Varlığımı fazla hissettirmeden bir sohbete katıldım.  “Bu kejman’dan da topçu olmaz vallahi bu sene beklentim sıfır” diye anlatan meslektaşıma gülümseyerek onay verdim ve araya girdim.  “Yahu bu öğrenciler bilmem farkında mısınız ama uyuşturucu kullanıyorlar.  Sizce bunun kökünü nasıl yok edebiliriz?” diye sordum.  “Aman uğraşma hoca efendi bunlar her haltı yerler biz arkalarından toplamaya kalkarsak işimiz iş” dedi.  Hemen oradan ayrıldım.  Otoparka çıkıp dayanamadım, ben de bir sigara yaktım.  Yeni taktiğim de işe yaramamıştı.  Bu kendine öğretmen diyen zübüklerin duyarsızlığı beni şaşkından deliye çeviriyordu.  Kendimi çok yalnız hissettim.  Nurten’in çorbalarını, çocuklarımın sıcak bakışlarını özledim.  Herkes gerçek benliğini gizleyen maskelerle dolaşmasa ne olurdu sanki?  Otoparkın ortasına geçtim, havaya baktım ve yumruklarımı kaldırarak “Bu okulda adalet adalet isteyen tek kişi ben miyim?!” diye haykırdım.  Ansızın ders zili çaldı ve içeri girmem gerekti.
Dakikalar geçmişti, aralarında konuşan öğrencileri susturmaya kalkmadan dersimi anlatıyordum.  Bir taraftan “beni dinleyen dinler dinlemeyenin keyfi bilir” diyor, bir taraftan da uyuşturucu davam için öğrencilerin konuşmalarına kulak misafiri olmaya çalışıyordum.  Ansızın arada “çakal Ahmet” lafının geçtiğini duydum.  Çakal Ahmet, demek ezeli düşmanımın ismi buydu.  Öğrencileri zehirleyen, onları batağa sürükleyen bu hain Çakal Ahmet’ti demek.  Onu elime geçirecek ve iyi bir ders verecektim.  Derhal müdürün odasına çıktım ve “müdür bey, yardımınıza ihtiyacım var.  Okulda ismi Ahmet olan bütün öğrencilerin listesini istiyorum, çok önemli.” Dedim.  “Sizin böyle bir yetkiniz yok.” Diye yanıt verdi.  Odayı terk ettim.  Bunun üzerine B planına geçmeye karar verdim ve öğrencilere tek tek isimlerini sormaya başladım.  İsmi Ahmet olanları “gel bakayım şöyle” diyip elinden tutuyor ve yanımda sürükleyerek hemen bir sonraki öğrenciye yöneliyordum.  Fakat ahmetleri uzun süre zaptetmek mümkün değildi.  Topladığım Ahmetler ben diğer ahmetlere ulaşamadan ya sıkılıp kaçıyor ya da basit bi şekilde benle gelmeyi reddediyorlardı.  Sadece bi keresinde üç Ahmet birden toplamayı becerebilmiştim fakat o kafilenin de dağılması uzun sürmedi.  Vaktim dolmuştu, okul sona ermişti.  Herkes evlerine dağılırken ben de düşünmek üzere eve gitmeye karar verdim.

Sedat

Değerli okuyucularım sizin de fark ettiğiniz üzere uğursuz oğlum Sedat ben bilgisayar başında değilken hesabıma girip terbiyesizce şeyler yazmış lütfen yazılanlara aldırış etmeyin yardımsever bir okuyucum kayıtların nasıl silindiğini söylerse sevinirim klavyede tuşunu bulamadım teşekkürler